Pakistan depremi anıları

Moderatörler: TA2SX, TA2YJI

Pakistan depremi anıları

Mesajgönderen TA2YJI » Cum Şub 10, 2006 4:53 pm

Aşağıdaki yazıyı Sağlık Bakanlığı'nın Pakistan depremi sonrası bölgeye giden ekibinden bir bayan doktor kaleme almış. İlginizi çekebileceğini düşünerek ekliyorum.
Sevgilerimle,
Aytaç


Acı Muzafferabad'daydı (2)

Birbirimizin adlarını bilmiyorduk ve o anda "önce"nin hiçbir önemi
yoktu.
(12.10.2005 saat17.30-23.10.2005 saat 18.30-Pakistan Anılarım)

Tanışmadan beraber çalıştığımız, çalışırken de birbirimizi tanıma
fırsatı bile bulamadığımız dostlar edindik.

Allahım bu nasıl bir ortamdı! Birbirimizin adını bile bilmiyorduk, ama
bu insan anlattıklarını anlayacağımdan emindi. Ya oradaki herkesle
birbirimizi çok iyi tanıyorduk veya hiç kimsenin öncesi yoktu ya da o anda
öncenin hiçbir önemi yoktu.Felaket çok büyüktü.Acı çok büyüktü.Bedenin
acıyan yeri orasıydı.Acı Muzafferabad'daydı.

Ertesi gün, seyyar hastanemizin kurulacağı yer için saptanan yerler
görüldü ve sonra biz askeri bölgede bulunan Parlamento binasının
bahçesinin en uygun seçenek olarak belirlendiğini ve hastanenin oraya
kurulmasına karar verildiğini öğrendik. Artık tanımaya başladığımız sürücüler ve
araçlardan biri geldiğinde binip ikinci kamp yerimize gitmek üzere yola
çıktık.

Muzafferabad; ortasından bir nehrin geçtiği ve nehrin iki yakasını
birleştiren bir birine yakın iki asma köprünün olduğu dar bir vadi.
Muhteşem ve el değmemiş bir bitki örtüsü şehre damgasını vurmuş. Ancak şehrin
merkezinde en işlek yollar bile stabilize yol şeklindeydi. Bölgenin
dağlık olması ve yerleşim yerlerinin çok dağınık olması, felakete uğrayan
insanlara ulaşmayı zorlaştırıyordu. Köprüyü geçip ikinci kamp yerimizin
olduğu bölgeye geldiğimizde, bir anda şehrin farklı bir yüzüyle karşı
karşıya geldiğimi fark ettim. Burası sanki başka bir şehirdi. Burada
cadde asfalttı. Biraz sonra çok bakımlı bir bahçeye girdik. Burası askeri
alan içinde bir yer ve parlamento binasının da bahçesiymiş. İçeri
girdiğimizde 50 yaşlarında sivil bir bey bizimle konuşmaya başladı. Ziraat
mühendisiymiş ve Türkiye'de doktora yapmış bu nedenle biraz unutmuş ama
hala biraz Türkçe konuşabildiğini söylüyordu. Bize depremle ilgili
yaşananları anlattı. Deprem sabah saat 9 civarında olduğu için, yıkılan
üniversite binasından hiç kimsenin sağ çıkamadığını söylerken o acıyı
bütün şiddetiyle yaşamakta olduğunu hissettim. Ben elime geçirdiğim bir
paket kremalı bisküviden farkında olmadan bir adet alıp ağzıma attım,
sonra elimdeki paketi ikram etmek üzere ona uzattım. Oruç tuttuğunu
söyledi. Zaten anlatılanlardan alabora olmuştum, bisküviyi kaldırıp bir tarafa
bırakırken, siz yiyin anlamında bir hareket yaptı. Bulunduğumuz yerin
rakımı konusunda da bilgi verdi ama, sonradan çelişkili bilgiler
nedeniyle net olarak hatırlayamadım.Ve samimi ifadelerle yaşananları anlatmaya
devam etti. Allahım bu nasıl bir ortamdı! Bir birimizin adını bile
bilmiyorduk, ama bu insan anlattıklarını benim anlayacağımdan emindi. Ya
oradaki herkesle birbirimizi çok iyi tanıyorduk veya hiç kimsenin öncesi
yoktu veya öncenin o anda hiçbir önemi yoktu.Felaket çok büyüktü.Acı
çok büyüktü.Bedenin acıyan yeri orasıydı.Acı Muzafferabad'daydı.

Biz İslamabad'a geldiğimizde felaket bölgesine 90km'lik bir mesafede
olmasına rağmen kara yoluyla gittiğimiz takdirde 8-9 saatte ancak
varabileceğimiz, bunun da garanti olmadığı, bu nedenle de helikopterle
gideceğimiz söylenmişti. O zaman durumu tam olarak anlamamıştım. İkinci kamp
yerimizde karşılaştığım ziraat mühendisi bey; o kısa süre içinde ayak
üstü yaptığımız konuşmada, nedense bölgenin coğrafi yapısı ile ilgili
bilgilerden de söz etti. Askeri bölgenin bulunduğu yamaçtaki dağın
yüksekliğinin mil olarak değerinin 3000 metreye, ona dik olan parlamento
binasının yan tarafına düşen dağın yüksekliğinin 4000m ye tekabül ettiğini
söyledi. Daha sonraki günlerde, dağlardan heyelanların hala devam
ettiğini öğrendim ve bu nedenle kalkan toz bulutlarını, döneceğimiz gün bile
kendim bizzat gördüm. Bu deprem, işin uzmanları tarafından elbette
değerlendirilecektir ama, dağları yıkan bir deprem karşısında bir insanın
otonom sinir sisteminin, biyokimyasının, neurohumoral olaylarının ve
daha fazlasının etkilenmeden kalması mümkün değil.

O gün seyyar hastane malzemelerinin oraya gelmesinden sonra malzeme ve
ilaç çadırı kuruldu ve bu malzemeleri ayırmaya başladık. Çünkü bu bizim
Pakistan'a gelişimizin üçüncü(aslında 48 saat bile olmamıştı),
Muzafferabad'a gelişimizin ikinci günüydü(24 saat bile olmamıştı) ve bir seyyar
hastanenin kurulmasının nereden bakarsanız bakın (dünyanın her yerinde
böyledir), ikigünlük bir zaman alacağını biliyordum. Pazartesi gününe
yetişirse bu mucize olacaktı, çünkü malzemeleri ayırmaya başladığımızda
cumartesi ve öğleden sonraydı. Malzeme ve ilaçtan sorumlu birinin olup
olmadığını bilmiyordum ama sonuçta, yani gerektiği anda bunlar bizim
işimiz için lazımdı ve ne kadar gerekli olduğunu en çok biz
hissedecektik. Böylece kendi kendime görev vererek, malzeme ve ilaçları ayırarak iki
ayrı çadır yapmanın iyi olacağına karar verdim. Beraber gittiğimiz
ekiple ismen tanışmış olmamıza rağmen, yanıma gelip "bir dakika böyle
olmaz" deyip daha iyi bir şekilde nasıl yapabileceğimizi söyleyen bizim
ekipten bir beyle, o gün gece geç saatlere kadar çalışıp, çok iyi bir iş
çıkarttık. Hocam diye hitap ettiğim bu bey bana o gün daha ilerleyen
zamanlarda adını birkaç kez söyledi. Sonuçta o gün işçi gibi çalıştık. Bir
grup bizim kalacağımız çadırları kurmak için arka bahçeye gitti ve hava
kararmak üzereyken, daha geç olmadan, kalacağımız çadırların kurulacağı
arka bahçenin yolunu ben de öğrendim. Kalacağım çadırın kurulmasında
bana yardım ettiğini düşündüğüm beye yardımından dolayı teşekkür
edecekken, bu kişinin Kızılay'ın bu işleri yapmakla görevli bir elemanı
olduğunu ve gerçekte ona benim yardım ettiğimi fark ettim. Sonra kampetimi
kurup bir önceki kamp yerinden getirdiğim uyku tulumu ve battaniyemi
üstüne öylece bıraktım. Bahçedeki valiz yığını arasından valizimi bulup
çadırıma bıraktıktan sonra tekrar malzeme- ilaç çadırına döndüm.

Sonradan geriye dönüp düşündüğümde; ne beraber geldiğimiz sağlık
ekibinden, ne daha önce oraya gelmiş olan veya bizimle beraber gelen Kızılay
ekibinden, ne de Pakistan'da gurubumuza bir yerde dahil olup oradan
ekibin bir parçası olarak devam eden Pakistan'lılardan hiç biriyle
tanışmıyorduk. Ama tam ihtiyaç duyduğunuz yerde, örneğin biz malzeme çadırında
akşam olup hava kararmasına rağmen ayırma- düzenleme işlerine devam
ederken, üçüncü bir el uzanıp bir ışık kaynağını(nereden ve nasıl
oluşturduğunu anlamaya bile zaman ayırmadığım) içeriyi aydınlatmak üzere oraya
yerleştiriyordu. Eğer bu işte başarılı olabildiysek, bunun üçüncü eller
sayesinde gerçekleşebildiğinden hiç şüphem yok! O gün çalışırken sırıl
sıklam terlediğimi birkaç kez fark ettim ve belki bu yüzden orada güneş
çekilir çekilmez bastıran dondurucu soğuğu hissetmedim. Artık bir
şeylerin yoluna gireceğini görebildiğim zaman, günlük işlere nokta koyup
çadırıma gittim. O gün sabah, bir önceki kamp yerinde kahvaltı yapan
arkadaşlarda bulabildiğimiz şeylerden yemiştik ama ondan sonra bir şey
yemediğimi fark ettim. Ama bu kamp yerinde yiyecek bir şey yoktu galiba.
Allah'tan Türkiyeden gelirken çantama kuru yemiş ve bisküvi koymuştum.
Bunlardan yiyip Kızılay'ın gönderdiği sudan içtim.

O gün evimizin arka bahçesindeymişiz gibi hissettiğim, çadırlarımızın
bulunduğu bahçe beni çok mutlu etti. Bize bu kadar güzel bir yerde kamp
kurmayı sağlayan Pakistan'lı askeri yetkililere bütün kalbimle teşekkür
etmek istiyorum. Bahçeyi ertesi gün daha iyi görebildim. Sabah
uyandığımda, daha önce konuşmamamıza rağmen, bir gün önce beraber çalıştığımız
ekip arkadaşımla işlere kaldığımız yerden devam edebileceğimizi
düşünüyordum. Onu aradım, ancak yiyecek sıkıntımıza çözüm bulmak amacıyla kamp
dışına çıktığını öğrendim. Benim de bedenimden hamlama nedeniyle
ağrılar geliyordu.

Biz bu hastaneyi ameliyat yapılabilir bir hastane olarak kuracaktık. Ve
hala anestezi ilaç ve malzemelerine ulaşamamıştık. Açtığımız onca
koliden sadece biraz adrenalin ve atropin çıkmıştı.İşimize devam ettik.
Ekibin büyük bir kısmı, ben ve Ergün hariç, aşağı kamp yerine iletişim
işlerini halletmek ve işlerin sanırım planlanması ve hızıyla ilgili
huzursuzluklarını konuşmak üzere gittiler. Biz yukarı kamp yerine bir iki
Kızılay görevlisi dışında sadece Sağlık Bakanlığı'nın görevlendirdiği ekip
olarak gelmiştik. Asıl hastanenin kurulma işlerine ivme kazandıracak
ekip aşağıda kalmıştı. Kesin onların bildiği bir şeyler vardı, bizim
bilmediğimiz ve belki bizim "ne bekliyoruz!" diye düşünmemize neden olan
şeyler bunlardı. Ben de birilerinin sadece işçi mantığıyla işlere
atlamasından daha fazla bir şeylerin gerektiğini fark ediyordum ama elimden
geleni yapmayı tercih ettim. Çünkü yetkim ancak kendimi yönlendirmeme
yetiyordu ve fikrime ihtiyacı olan birinin olduğunu hiç sanmıyordum.

Öğleye doğru, jeneratördeki bir arıza nedeniyle Kızılay görevlisi
Yusuf, tamir etmek için gelenlerle konuşmamız için yanıma geldi. Ergün'le
Pakistan'lı adamlarla konuşmak için geldiğimizde, orada askeri giysili
iki yüzbaşıyla tanıştık. Biri Saqlain( sanırım onunla bir gün önce de
karşılaşmıştık,) diğerini bize o tanıştırdı; yüzbaşı Ashar Ali. İkisi de
askeri doktor olan bu insanlar, daha sonra sürekli etrafımızda,
yanımızda oldular, hatta ekibimizin çok önemli bir parçası haline geldiler.
Yusuf, bir ara foseptik çukurunu açacağı yerle ilgili benim de fikir beyan
etmemi istedi. Ben de halk sağlığından hatırladığım bilgilerle buna tek
başıma karar veremeyeceğimi düşünüp yine Ergün'e konudan bahsettiğimde;
o hemen bulunduğumuz binanın bahçesine ait mimari projeyi Yüzbaşı
Saqlain'in bulabileceğini söyledi. Ben buna çok ihtimal vermedim ama yine de
gelebilecek en küçük yarara bile kapıları açık tutmak için bekledim.
Yüzbaşı gerçekten de mimari projeyi bulamadı, ama elimizdeki boru
tesisatının uzunluğu göz önünde bulundurulduğunda, çok uzak bir mesafede
olduğu için kullanamadığımız ve bahçede bulunan kapakları bir görüşte fark
etti(!!!) ve bize de gösterdi. Daha sonra da işi bizimle makul, mantıklı
bir zeminde tartıştı. Bu konudaki bilgi düzeyim, ben Türkiye'ye
döndükten sonra ağabeyime (aslında makine mühendisidir ama inşaat işleriyle
özellikle de izolasyon malzemeleri, sandviç panel, çelik konstrüksiyon,
metal kiremit,. gibi kalemlerde Romanya'da halen üretim yapan bir
farikanın hem ciddi bir çalışanı ve hem de sahibi) konuyu aktarmamın
ardından, bu işin nasıl yapılması gerektiği hususunda ciddi bir ders almama
neden oldu. Bu arada jeneratör çalışmaya başladı.
Bu gün malzeme çadırında ekipten başka iki arkadaşımızla çalıştık; Ayşe
ve Emine. Biz bu hastaneyi ameliyat yapılabilir bir hastane olarak
kuracaktık. Ve hala anestezi ilaç ve malzemelerine ulaşamamıştık. Açtığımız
onca koliden sadece biraz adrenalin ve atropin çıkmıştı. Bir yandan
ayırma ve düzenleme işlerine devam ederken diğer yandan da acil ve
ameliyathanede kullananılacak malzeme ve ilaçları bu gün kurulan acil
karşılama ve ameliyathane çadırlarına yerleştirmeye başladık.

Yukarı kamp yerinde, bizim ekipten Ergün'le ikimizin olduğu bir anda
ben malzeme çadırında iken;Yüzbaşı Saqlain gelip komutanının geldiğini ve
bizimle konuşmak istediğini söyledi. Ergün'le komutanın yanına gittik.
Gelen bir generaldi. Hastanenin durumu hakkında bilgi verdik. Ergün
tahminlerini de katarak (muhtemelen yanlış bir tarih vermemek için
tedbirden dolayı) ona hastanenin en geç Perşembe günü açılacağını, o gün
açılmak zorunda olduğunu söyledi. Bu, aslında, hastanenin açılabileceği en
son gündü çünkü o gün Başbakanımız oraya gelecekti ama o güne halen 5
gün vardı.
Ben Parlamento binasının girişine yığılmış kolileri düzenlemekle
uğraşırken yanıma yaklaşan bir bey kendini tanıttı; Dr. Sabahattin bey.
Kendisi Pakistan- Türk vakfından geliyormuş. Biraz uzakta üstündeki
yazılardan bu vakfa ait olduğu anlaşılan bir araç duruyordu. Ona hemen oksijen
ve azot tüpü ihtiyacımızdan bahsettim ve bize bu konuda yardımcı olup
olamayacaklarını sordum. Bir süre konuştuktan sonra gidip tekrar
geleceğini söyledi.
O gün akşam Ünsal bey bir uydu telefonuyla geldi ve Ankara ve
İstanbul'dan birer numarayı arayarak, bütün ekibin ailelerinin telefonlarını
Ankara ve İstanbul'daki bu numaralara vereceğini ve böylece o kişilerin
teker teker ekibin ailelerini arayıp uydu telefonunun numarasını
kaydettireceğini söyledi. Benim ailem Ankara veya İstanbul'da olmadığı için
numarayı veremedim. Kendim de onları arayamıyordum. Çünkü telefonumun
romingi açık değildi ve ben bunu önceden bilmiyordum. Ünsal bey bana
ekipten birinin ailesi aradığında kardeşimin cep telefonunun numarasını
verebileceğimizi ve böylece ailemle bağlantı kurabileceğimi söyledi.
Jeneratör çalışmaya başladıktan sonra artık otoklav da çalışmaya hazırdı ve
bizde toplu halde spanç yaptık.

Sıkıntıdan yerimden kalkıp arka bahçede, bahçenin çadırların bulunduğu
tarafından karşıya doğru uzanan bölümüne doğru yürümeye başladım. Bu
sırada bahçenin bu tarafına daha önce hiç gelmediğimi fark ettim. Akşam
üstüydü ve güneş batmak üzereydi. Güle benzer bir çiçeğin üzerinde küçük
fildişi bir kelebek gördüm. Olması gerekenden daha küçüktü ve
kanatlarının üstünde gövdesine yapışan yerden perifere doğru birbirine paralel
siyah çizgiler vardı. Bu ebatta ve siyah çizgili fildişi bir kelebeği
ilk kez görüyordum. Daha sonraki günlerde, gördüğüm tek arının da
gövdesinin sarı yerine turuncu olduğunu gördüğüm zaman böyle düşünecektim.
Arka bahçenin, binanın çevresindeki beton kısmının çevresini oluşturan
bölümüne bir sıra çiçek ekilmiş. Bu çiçeklere paralel olarak betona da
bir sıra saksı çiçekleri yerleştirilmiş. Ancak yerleştirilen bu
saksıların bir kısmı yerinde duruyordu, büyük bir kısmı ise sağa sola rastgele
devrilmişti. Ben onları düzeltmeye çalışırken saksıların kırıldığını,
bazı saksıların yan olarak toprağa yattığını, bazılarının tepe taklak
devrildiğini bunun sonucunda toprağın ve çiçeklerin tamamen içinden
boşaldığını ama hiç birinin sağlam olmadığını gördüm. Çiçeklerse çok
bozulmamıştı. Saksı kırıklarını toplayıp, İdare edebilecek durumda olanları
sadece düzelttim, saksıları tamamen dağılmış olan çiçekleri topraklarıyla
alıp, düzeltip bahçedeki toprağa oturttum. O çiçeklerin yaşayacağına
inanıyorum ama biliyorum bu yaptığım sadece deprem görüntüsünü biraz
azaltmış oluyordu, ayrıca azaltmış oluyor muydu gerçekten. Ama olsun, böyle
yapmak daha iyiydi.

Dr. Sabahattin bey tekrar geldiğinde gece ve soğu iyice bastırmıştı ve
arka bahçede oturuyorduk. Ortopedist arkadaşlarımız(Akın ve Cenk) da
radyolojik film kasetlerine ve solüsyona ihtiyaçları olduğundan söz
ettiler.O da yakınımızda bulunan bir hastane olduğunu, gidip oradaki
yetkililerle görüşebileceğimizi söyledi. Akın, Cenk ve ben bunun üzerine
Muzafferabad'da tek çalışır halde olan bu hastaneye gittik.

Hastaneye vardığımızda ilk tanıştığımız doktor bir ortopedistti.
Kendisine hastanemizden söz ettik. Biz malzeme ve ilaçlar kolilerini açtıkça
ihtiyaçlarımızdaki eksikler iyice netleşmişti Daha fazla zaman
kaybetmemek için çabalıyorduk aslında. Çünkü ameliyathaneyi açmadan hastaneyi
açamayacağımızı biliyorduk. Ziyaret ettiğimiz hastanedeki durumu
gördükten sonra, zaman kaybetmemek için bile olsa buradan ihtiyaçlarımızı
karşılamanın doğru olmayacağını gördüm. Ancak bu hastanede çalışabilirdik
ve zaten konuştuğumuz ortopedist de kendileriyle çalışabileceğimizi
söyledi. Ama Muzafferabad'da çalışacak doktor ihtiyacından çok, iyi hizmet
verilebilecek hastanelerin açılmasına ihtiyaç olduğunu görüyordum.
Çünkü gönüllü bir çok doktor zaten oraya gelmişti, ama hastalar hala
İslamabad'a sevk edilmek zorunda kalıyorlardı. Biz de bizi yanlış anlamış
olmamalarını dileyerek oradan ayrıldık.

İslamabad'a sevk edilen hastalar, amerikan helikopterleriyle
taşınıyordu. Bu helikopterler ekipleri felaket bölgesine taşıyor, hasta
nakillerini yapıyor, bazen da yardım paketleri atıyorlardı. Elbette Pakistan'a
ait helikopterleri de görüyorduk ama, büyük oranda o bölgeye inip kalkan
helikopterler Amerikan helikopterleriydi.

Ertesi gün sabah Ünsal bey hastaneyi açıyoruz dedi. Oksijen ve azot
tüpleri gelmişti, Yusuf'u arayıp manometreleri takmasını rica ettim.
Ameliyathaneden çıkarken "Dr. Menekşe hanım?" diyen biri benim kucağıma bir
monitör bıraktı. Bu kişi adını yakasından okumaya çalıştım evet bu kişi
daha önce Dr. Türkay bey ile tüpleri de getiren Dr. Deniz beydi. Daha
bir çok şey getirebileceklerini söyleyip gittiler. Hastane bir anda
gelen hastalarla doldu ve ameliyatlara başladık.

Boş veya dolu hiçbir şekilde oksijen ve azot tüpleri uçaklara
alınmıyor. Ayrıca tüplerin dolma miktarı iklimlere göre farklılık gösteriyor. Bu
nedenlerle bu ihtiyaçlarımızı zaten oradan karşılamak zorunda idik. Ama
oradaki oksijen tüplerinin yine oradaki manometreler ile uyumlu
olmayabileceğini gördük. Bunun neden standart, tek tip yapılmadığını
anlamadım.
Orada anestezi altındaki hastalarda oksijen saturasyonunun %100
olduğunu çok sık gördüm. Ve her aklıma geldiğinde orada rakımın kaç olduğunu
çevremdeki herkese sordum. Çünkü ancak deniz seviyesinde ve kuru hava
soluyan hastalarda hemoglobinin oksijen saturasyonu %100 olabilir. Bu
konu da aklıma bir soru işareti taktı.

O zamana kadar hastalarla karşılaşmadığım için Urduca ile de bir işim
olmadı. Aslında dışarıda ekibimize yardım eden Pakistan'lı çalışanlar
vardı ve bu kişiler hastalar ile iletişimimizi sağlıyorlardı. Ancak
ameliyathanede çevirmenler yoktu ve hastalar ile içeride baş başa
kalıyorduk. Ben Türkiye' aynı dili konuştuğumuz hastaların bile ameliyat olmak
için ameliyathaneye geldiklerindeki yüz ifadelerini ve psikolojilerini
çok iyi bilirim. Bir çoğu, ameliyat öncesi vizite ve ameliyathaneye
geldiklerinde anestezi ile ilgili tüm endişelerini giderecek çabalarımıza
rağmen, bütün yakınlarına haber verirler ve ölüme gidiyormuş gibi
ameliyata hazırlanırlar.
Hastalarımıza yapacağımız girişimi ve başlarına neyin geleceğini çok
kısa ifadelerle bile izah etmenin yararını ve günümüzde zorunluluğunu
biliyorum. En azından hastanın elini kapıp intravenöz kanül takmanın hiç
de uygun bir hareket olmayacağını biliyorum ve hastanın anesteziden
derlenmesi esnasında gözlerini aç, nefes al gibi ifadeleri kullanmam
gerekecek. Böylece tanımadığım birinden bu konuda yardım istedim. Bu kişinin
bana yazdığı sözlüğü daha sonra tanıştığım Dr. Shakoor'a (kendisi
anestezi uzmanı) gösterdim. Bunu beğenmeyip kendisi bana gerekli ifadeleri
içeren İngilizce- Urduca bir sözlük yaptı. Birkaç kelime öğrenmek asla
yetmez ama buna mecburdum. Çünkü dışarıda çevirmenler vardı (ki
dışarıdaki hastalar için çevirmen olması ameliyathane ile karşılaştırıldığında
çok lükstü) ve dışarıda çalışan arkadaşlarımın Urduca öğrenmeye
ihtiyacı yoktu. Aslında Dr. Shakoor birkaç kez bizimle çalışmak üzere
ameliyathaneye geldi. Ancak hengame dolayısıyla ona zaman ayıramadım. Belki
ondan isteseydik bize daha çok yardım ederdi diye düşünüyorum. Bu arada
Dr. Qasım'da hastanemize gelen diğer bir anestezi uzmanıydı. Ancak
bunları daha sonra hatırladığımda, ziyaretten daha fazla bir şeyler için
gelmiş olabileceklerini düşündüm. Şimdi, orası onların ülkesi ve ben de ev
sahibi değilim diye düşünerek ve biraz da bizi anlamış olmalarını
dileyerek rahatlıyorum.
Ameliyatlar bitinceye ya da ortopedist arkadaşlarımızdan biri iptal
oluncaya kadar çalışıyorduk.

Hastaneyi açtığımız o gün Dr. Ünsal bey Pakistan Kızılay'ını gezmiş,
oradaki yetkililer ile görüşmüş, orada ihtiyacımız olan ilaçları
bulabileceğimizi ve alabileceğimizi söyledi. Sonra Pakistan kızılayına gittik
ve oradaki ilaçlar arasından işimize yarayacak birkaç ilacı alarak
döndük.
Hastaneyi açtıktan sonra işlerimiz yavaş yavaş rutine binmeye başladı.
Ondan sonraki 4 gün boyunca ameliyathanemizdeki düzenimiz gün geçtikçe
daha iyiye gitti. Bundan mutlu oluyordum. Düzen oturmaya başlamıştı ama
dönüş zamanımız da yaklaşıyordu. Daha fazla şey yapmaya fırsat
bulamamış olduğumuzu düşünüyordum. Evet dönüş zamanımız yaklaşıyordu ama
gerçekte, orada halen mevcut problemler açısından bile hiçbir şey bitmemişti.
Yapabildiğimiz ancak bir başlangıçtı. Ve giderek yeni problemlerin de
ekleneceğini biliyorduk.

Adlarını bile son günde ve tesadüf sonucu öğrendiğim (sonradan
düşündüğümde, aslında merak etmeye bile fırsat bulamamış olduğumu fark
ettiğim), gerçekte ne iş yaptıklarını ve nerede oturduklarını, bizim ekibin
içinde görevli mi veya gönüllü mü olduklarını bilmediğim, ama çok sevdiğim
bir çok arkadaşımızı orada dertleriyle baş başa bırakarak dönüyorduk.
Böylece aklımızı ve kalbimizden bir parçayı orada bırakıyorduk.

Aslında içinde bulunduğumuz koşullardan dolayı çok yıpranmıştık.
Dönüşte İslamabad'daki askeri hava alanına geldiğimizde ancak ertesi
gün ve belki de ondan sonraki gün Türkiye'ye dönebileceğimizi öğrendik.
Başbakanımızın uçağı hava alanında idi. Biz oradaki Türk Kızılay'nın
çadırında ve hava alanındaki otelin lobisinde Başbakanımızın uçağının uçuş
ekibinden nasıl dönebileceğimiz ile ilgili seçenekleri öğrenmeye
çalıştık. Anlaşılan bir buçuk gün daha burada kalacaktık.

Lobide TV vardı ve gidişimizden bu yana ilk kez haberleri izleme
fırsatı buldum. 21.10.2005 tarihinde Haberlerde Pakistan TV; resmi olarak,
depremde ölü sayısının 51.000 olduğunu, kış gelmeden felaket bölgesinde
konut probleminin çözüleceğini ve Türkiye'den gelen yardımlardan
bahsediyordu.

Akşam olmuştu. İslamabad'da otellerde yer olmadığını öğrendik, böylece
hava alanındaki bu otelin lobisinde gidebileceğimiz bir otel
ayarlanıncaya kadar bekleyecektik. Bir süre sonra Büyük elçiliğimiz otel
ayarlayıp bir araçla bizi oraya yolladı. Perişanlık hissediyordum ve hemen duş
almak istedim. Ancak musluğu açamadım ve bozuk olduğuna karar verip
çıktım. Daha sonra ertesi gün gittiğimiz diğer bir otelde çok iyi bir
banyo yapabildim.

Önce bir buçuk gün daha yollarda zaman geçirme düşüncesi beni sıkmıştı.
Ancak İslamabad'da hayat normaldi. Bunu ertesi gün, diğer otele geçip
yine büyük elçiliğimizin ayarladığı bir araçla şehri gezdiğimiz zaman
gördüm ve dolaştığımız her yere ve her şeye, aslında hayatımın bu
parçasına, bir daha görmeyeceğimden emin olmamın yarattığı bir buruklukla,
sevgiyle ve dikkatlice baktım ve hissettim. Şehirdeki gezimiz esnasında
İslamabad'dan ufak tefek bir şeyler satın aldım. Hafızamda kayıtlı
olanların yanı sıra şimdi; Nusret Fateh Ali Khan'ın üç adet cd si, iki adet
kaşmir şal, küçük iki adet ipek halı, inci vs. den oluşan Pakistan
hatıralarım var.
O gün otele dönüp akşamı lobide arkadaşlar ile muhabbet ederek
geçirdim. Sabah erkenden hava alanına gidecektik.Bu otelde biraz da dinlenmiş
olmamdan dolayı daha iyi uyudum. Sabah kalktığımda valizi kapatıp
kahvaltıya indim. Bir gün önce kaldığımız otelde olduğu gibi, açık büfe
kahvaltıda prada ve haşlanmış yumurta yedim.

Bizi yine büyük elçiliğimizin ayarladığı araç alıp hava alanına
götürdü. Orada Kızılay görevlileri, DAK ve 112 ekipleriyle karşılaştık. Hava
alanında topluca fotoğraf çektirdik.
Bizi getirecek uçaklar öğle saatinde pistteydi. Ünsal Bey 14 kişilik
grubu ikiye bölerek iki uçağa dağıtmış. Ancak benim bulunduğum uçakta ben
tek bayandım ve uçağımız kargo uçağı olduğundan, yolculuğun daha da
sıkıntılı geçeceğini düşünüyordum, ta ki arkadaşlarımdan biri, uçuş
esnasında uçaktaki jipin içinde uyumamı söyleyinceye kadar.

Saat farkından ve yolculuğumuzun neredeyse tamamını uçaktaki, sanırım
sivil savunmaya ait, jiplerden birinin içinde uyuyarak geçirmemden
dolayı tam olarak hesaplayamadığım ama tahminen 7- 8 saat süren dönüş
yolculuğumuzun sonunda, Etimesgut hava alanına indiğimizde öğleden sonra
6.30'du. Hızla giriş işlemlerimiz yapıldı ve arkadaşlarımızın bir kısmıyla
vedalaştık. Geri kalan bir grupla Bakanlığımıza ait bir araçla hava
alanından çıktık. Eve geldiğimde ilk olarak çantamı açıp Pakistan'da hiç
kullanamadığım ve şarjının da bitmesine aldırmadığım cep telefonumu her
zaman taktığım prize taktım. Bu sırada, yerde hafif buruşmuş büyükçe
bir patatesin varlığı gözüme çarptı. Onu oradan alıp mutfaktaki çöp
kutusuna attım. Ve dönüp annemin telefon numarasını çevirdim.

İlk gittiğim günden beri daha fazla şey yapmam gerektiğini
hissediyordum ve yaptıklarımı hep çok az olarak değerlendirdim.
Yapabildiklerimden tatmin olmadım. Arkadaşlarımdan "yaptıklarını
küçümseme" laflarını çok sık işittim. Bense; "hayır çok daha hızlı olabiliriz
ve çok daha fazla şey yapabiliriz" diye kendimi savunuyordum. Çünkü ilk
günlerde tespitim şuydu; çok fazla kişisel çabayla çok az mesafe
katedebiliyorduk ve böylece çalışma anlamındaki çabalarımız çok geç amacına
ulaşıyordu ve de benim bu görevdeki yetkim bu durumdan ancak ve sadece
kendimi sorumlu tutmama yetiyordu. Farkında değildim ama bu durum beni
geriyordu. Hatta bana sormadığı halde, Ünsal Bey'e birkaç kez ne
yapmamız gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum. Sonraki günlerde işler biraz
ivme kazandı ama bu kez de dönüş zamanı yaklaşıyordu. Kendimi takdir
etmiyordum. Türkiye'ye dönerken, oradaki hiç kimse ile vedalaşmak
istemememin nedenlerinden biri buydu galiba. Türkiye'ye döndükten sonra ise,
okuduklarım sonucunda, yapabildiklerimin ne kadar az olduğunu düşünmekte
haklı olduğumu anladım ve Pakistan halkı ile aramızdaki tarihi ilişkiler
konusundaki bilgi eksikliğime üzüldüm.

Şimdi elimdeki kitabı kapatıp düşünüyorum.
Önce beni affet sayın general, beni affedin Pakistan'lı arkadaşlarım
adlarınızı bilmediğim için!

Sizler ve hastanemize gelen yüzlerce Pakistan'lı kadın, erkek, çocuk
hastalarımız, tüm Pakistanlı çocuklar ve özellikle de tüm Pakistanlı
kadınlar!; Biz size anneannelerimizin ve babaannelerimizin borcunu
ödeyebildik mi?

Menekşe Okşar
www.kahvemolasi.com
Kullanıcı avatarı
TA2YJI
*
 
Mesajlar: 26
Kayıt: Cmt Ara 17, 2005 12:05 am
QTH - Şehir: Ankara / Turkiye

Dön Deprem

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron